alışkanlıklara sarılmak
Prof. Dr. Erol KÖKTÜRK
(Harita Y. Mühendisi)
Lev Tolstoy'un günümüzün gündelik dünyasıyla ilgili dileğinin anlamı şudur: “İnsanlar her zaman kendilerine çok önemli görünen kendi işlerine dalarlar. Ama acaba bu işleri onlara çok önemliymiş gibi gösteren, hatta öneminden hiç kuşku bile duyurmayan şey aslında bu işler nedeniyle içine düşülen hayhuyun, insana aklını başına toplayıp kendisine şöyle biraz uzaktan bakacak zamanı vermemesi değil midir? Acaba biraz durup düşünebilseler, bir an için gündelik yaşamın dağdağasının dışına çıkıp yüreklerinin derinliklerine, yaşama, doğaya bakabilselerdi, her şeyin önemi böylesine su götürmez görünecek miydi kendilerine?” Tolstoy görünmeyeceği kanısında. (Anatoli Vasiyeviç Lunaçarski, Sanat ve Edebiyat Üzerine, Adam)
İnsan, kendisini çoğu zaman zincirleyen şeyin başkaları olduğunu sanır. Oysa en sağlam zincirlerini kendi elleriyle örer. Üstelik onları demirden değil, yinelemelerden üretir. Her gün aynı sözü söyleyerek, aynı tepkiyi vererek, aynı yoldan yürüyerek, aynı kanıyı yeniden üreterek... Bir süre sonra zincirin ağırlığını unutmaz; zincirin varlığını unutur.
Alışkanlık, tam da budur.
Montaigne, Denemeler boyunca insanı en çok kendisinden kuşkulanmaya çağırır. Kendi düşüncesini bile kesin gerçek saymayan bu tavır, belki de alışkanlıklara karşı geliştirilebilecek en güçlü dirençtir. Çünkü insanın kendisine soracağı en zor soru şudur:
"Bunu gerçekten ben mi düşünüyorum; yoksa yıllardır böyle düşünmeye alıştığım için mi böyle düşünüyorum?"
Sorunun ağırlığı yanıtından büyüktür.
Çünkü alışkanlık yalnızca davranışı değil, düşünmeyi de biçimlendirir.
*****
Değişmek zordur.
Zor olmasının nedeni, bilinmeyenden korkmamız değildir yalnızca. Asıl neden, yıllarca bize ait sandığımız şeylerin aslında bize ait olmadığını fark etmenin acısıdır.
Bir alışkanlığı bırakmak, bazen eski bir dosttan ayrılmak gibidir. Dost değildir belki, ama uzun süre aynı evde yaşanmıştır onunla.
Mark TWAIN'in şu sözü, bu süreci bütün yalınlığıyla anlatır:
"Herhangi bir alışkanlığı üst katın penceresinden fırlatıp atamazsınız. Onu merdivenin basamaklarından adım adım indirmeli ve dış kapıya kadar götürmelisiniz."
Haklıdır.
Çünkü insan, alışkanlıklarını terk etmeden önce onlarla pazarlık eder.
"Biraz daha kalsın."
"Şimdilik böyle idare edeyim."
"Ben zaten buyum."
İşte değişimin en büyük düşmanı da bu son cümledir.
"Ben zaten buyum."
Oysa insan, "olduğu şey" kadar, "olabileceği şey"dir de.
*****
Nermi UYGUR, “insanın kültür içinde oluşan bir varlık olduğunu” söyler. Gerçekten de hiçbirimiz boşlukta büyümüyoruz. Ailemiz, mahallemiz, okulumuz, dilimiz, okuduklarımız ve okumadıklarımız bizi biçimlendiriyor. Fakat kültür yalnızca zenginleştiren bir birikim değildir; sorgulanmadığında kalıplaştıran bir güç de olabilir.
İnsan, çocukluğundan beri duyduğu cümleleri gerçeklik sanmaya başlar.
"Böyle gelmiş, böyle gider."
"Bizim ailede böyledir."
"Herkes böyle yapıyor."
Ne kadar masum görünür bu cümleler...
Oysa dünyanın en büyük muhafazakârlıkları çoğu zaman bu masumluk kılığına bürünür.
Çünkü alışkanlık, değişime karşı en güçlü savunmasını sıradanlıkta kurar.
*****
Cehalet yalnızca bilmemek değildir.
Bilmediğini merak etmemektir.
Merak etmeyi bırakmış zihin, kısa sürede ezberin deposuna dönüşür.
Kulaktan dolma bilgiler, doğrulanmamış hükümler, sloganlar, sosyal medyanın gürültüsü, kalabalığın coşkusu...
Bunların hepsi zihinde birikir.
Ama bilgi biriktirmek, düşünmek değildir.
Ezber çoğaldıkça bilinç büyümez.
Tam tersine, bazen ezber büyüdükçe bilinç küçülür.
Montaigne'nin “kuşkusu” burada yeniden önem kazanır. İnsan, inandığı düşünceleri de zaman zaman mahkemeye çıkarabilmelidir. Çünkü yargılanmayan düşünce, kolayca dogmaya dönüşür.
*****
Salah BİRSEL olsaydı belki de alışkanlıkların trajedisini küçük gündelik ayrıntılar üzerinden anlatırdı.
Sabah gazeteyi okumadan sinirlenemeyen adam...
Çay kaşığını hep aynı yere koyan kadın...
Kırmızı ışıkta beklerken bile telefona uzanan genç...
Lokantada garsona bakmadan sipariş veren müşteri...
Asansörde göz göze gelmemek için tavana bakan insanlar...
Yaşamın büyük kısmı işte bu küçük yinelemelerin içinden akıyor.
İnsan bazen karakterini büyük kararlarla değil, masaya bardağı koyuş biçimiyle ele verir.
Çünkü alışkanlıklar, kişiliğin el yazısıdır.
*****
Dinlemeyi unutuyoruz.
Daha doğrusu duymakla dinlemeyi karıştırıyoruz.
Karşımızdaki konuşurken çoğu zaman onu anlamaya çalışmıyoruz.
Yalnızca kendi konuşma sıramızın gelmesini bekliyoruz.
Ona yanıt yetiştirmenin derdine düşüyoruz.
Kulaklarımız bir transit geçiş noktası oluyor.
Söz giriyor...
Hiçbir düşünceye uğramadan çıkıp gidiyor.
Oysa dinlemek, başkasının zihnine kısa süreliğine konuk olabilmektir.
İnsan, kendi sesini biraz kısmadan başka bir gerçeği duyamaz.
*****
Albert CAMUS, insanın özgürlüğünü başkaldırıda arar. Ama onun başkaldırısı kör bir yıkıcılık değildir; insan onurunu koruma çabasıdır. Bu düşünce alışkanlıklar için de geçerlidir.
Kötü bir alışkanlığı terk etmek, kendine karşı küçük bir başkaldırıdır.
Kimsenin alkışlamadığı...
Kimsenin görmediği...
Ama insanın kaderini değiştirebilen sessiz bir başkaldırı...
Çünkü bazı devrimler meydanlarda değil, vicdanda olur.
Olmayınca yinelemenin tutsaklığı başlar.
Bunun için Sisifos Söylemi’ni yazmıştır büyük usta.
“Yunan mitolojisinde tanrıları kandırdığı için sonsuza dek büyük bir kayayı dağın tepesine yuvarlamaya mahkûm edilen Korint Kralı Sisifos'un hikâyesidir. Hilekârlığının cezası olarak Sisifos tanrılar tarafından büyük bir kayayı dik bir tepenin doruğuna yuvarlamaya mahkûm edilmiştir. Sisifos tam tepenin doruğuna ulaştığında kaya her zaman elinden kaçmakta ve Sisifos her şeye yeniden başlamak zorunda kalmaktadır.”
Yaşamdaki “boşa çabaların” canlı örneği olduğu için usta yazar, böyle bir yaşamın saçmalığını anlatmak için bu efsane temelli kitabını yazar.
*****
Bu başkaldırıyı yapamamanın nedeni korkulardır.
Alışkanlıkları terk etmek bir “eksilme” duygusu yaratır. Bir alışkanlığımızda vaz geçersek, eksildiğimizi düşünürüz.
Ruhumuzda, bilincimizde, davranışlarımızda yer işgal eden bir alışkanlığı çöpe atmanın sonucu doğacak boşluktan korkarız.
Evet, alışkanlıklarımızı terk etmekten korkarız.
Bu korku, kendimizi yinelememizin önemli kaynaklarından birine dönüşür.
Yinelemenin sonucu ise, değişememektir.
*****
Öte yandan yanlış alışkanlıkların en tehlikeli yanı, görünmez olmalarıdır.
İnsan başkasının önyargısını kolay fark eder.
Kendi önyargısını ise karakteri sanır.
İnsan başkasının kabalığını eleştirir.
Kendi kabalığını "dürüstlük" diye adlandırır.
Başkalarının inatçılığına güler.
Kendi inadını "ilkeli olmak" diye över.
Alışkanlıklar, kendilerini çoğu zaman erdem kılığına sokarlar.
Bu yüzden sorgulamak yalnızca düşünceyi değil, vicdanı da temizler.
*****
İyi alışkanlıklar ise insanlığın sessiz uygarlığıdır.
Bir çocuğun sözünü kesmeden dinlemek...
Yaşlı birine yol vermek...
Çalışanın emeğine teşekkür etmek...
Bir kitabın sayfasını özenle çevirmek...
Doğaya zarar vermemek...
Yanıldığını söyleyebilmek...
Özür dilemek...
Bunlar küçük davranışlar değildir.
Çünkü uygarlık, anıtlarla değil; insanların birbirlerine her gün nasıl davrandıklarıyla ölçülür.
*****
Belki de sorun, alışkanlıklardan bütünüyle kurtulmak değildir.
Zaten böyle bir yaşam olanaklı da değildir.
İnsan biraz da alışkanlıkları sayesinde ayakta kalır.
Asıl sorun, alışkanlıkların efendisi mi olacağız, yoksa onların hizmetkârı mı?
Her sabah aynı saatte uyanmak bir alışkanlıktır.
Her sabah aynı önyargıyla uyanmak ise bir esarettir.
İkisini birbirinden ayıran şey, bilinçtir.
Ve bilinç, kendisine yöneltilen en rahatsız edici sorulardan kaçmayan zihinde filizlenir.
Montaigne'nin kuşkusu, Nermi UYGUR'un kültür bilinci, Salah BİRSEL'in gündelik yaşamın ayrıntılarındaki insanı yakalayan bakışı ve Albert CAMUS’nün özgürlüğü başkaldırıyla buluşturan düşüncesi, aynı kapıyı işaret eder:
İnsan, kendisini yeniden kurabilecek tek varlıktır.
Ama bunun için önce, yıllardır "kendisi" sandığı alışkanlıklarını karşısına alıp onlarla konuşmayı öğrenmelidir.
Çünkü en zor vedalar, başkalarına değil; içimizde sessizce yerleşmiş olan eski benliğimizedir.
Ve belki de gerçek özgürlük, yeni bir yaşam kurmaktan önce, eski yaşamın görünmez efendilerini tanıyabilmektir.
*****
Aslında bu yazıyı yazmaya, Dino BUZZATI’nin Tatar Çölü romanından uyarlanan filmi izledikten sonra karar verdim.
Romanın geçtiği ve hiçbir zaman gelmeyecek düşmanın sonsuza kadar beklendiği çölün sınırındaki “hayali” bir kale olan Bastinai Kalesi’nde yaşama egemen olan “alışkanlık” beni öylesine ürküttü ki!
Bir askeri üs olarak kaledeki yaşamın olağan yinelemeler olduğu sanısı, en tehlikeli yanılgı bence. Oysa bu “olağan” gibi görünen “yinelemeler”, kaleyi ve orada yaşayanları tutsak alan alışkanlıkların sonucuydu. Öyle ki, bu kısır döngüden kurtulma olanağı doğsa bile, kişilerin bu haklarını kullanamadıkları bir tutsaklık yaşamıydı bu.
*****
Bazı alışkanlıkların yarattığı tutsaklıklar gibi…
*****
Alışkanlıklar, yaşamı kolaylaştırıyor gibi görünse de yaşamın anlamını boşaltan yinelemelerdir.
Kötü alışkanlıkları terk etmeliyiz… Yaşamımıza attıkları formatları kırmalıyız.
O kırılmaların yarıklardan sızan özgürlük ışınlarıyla aydınlanmalıyız.
Alışkanlıkların tutsaklığından kurtulmak, kendi mahkememizin kararıyla olabilir ancak.
Başka yargıçlardan bunu beklemek de bir tutsaklıktır.
Gündelik yaşamımızın içinde, zaman zaman yapmamız gereken kaçışlarla bu alışkanlıkları önce fark etmek gerekir.
Sonra da onları merdivenlerden indirip, kapının önüne koymak…
(Kapıyı iyi kilitlemeyi unutmayın sakın!)
Yayınlanma Tarihi: 20.08.2026