Seçimlik
Üyelik Girişi

Anasayfa


TÜM SINIRLAR RİSKLİDİR!


Prof. Dr. Erol KÖKTÜRK
(Harita Y. Mühendisi)

Şubat ayı için planladığım yazıyı yayınlayamadım. İmar Planları kitabımızın 3. Baskı güncellemeleri araya girdi. O nedenle zaman ayıramadım.

Ama şubat ayında okuduğum bir haber, bu yazıyı çağrıştırdı. Ve kaleme almaya karar verdim.

Bu haber neydi? Bunu aşağıda açıklayacağım.

Bu “sınır” ve “sınırlar” konusu hep ilgi alanımda olmuştur. Bu vesileyle önce bu konuya değineceğim.

Sınır, hükümetler, devletler veya bir ülkenin yönetsel olarak birbirinden bağımsız bölümleri gibi politik varlıkların coğrafî bitiş noktalarını ya da yasal yetki alanlarını tanımlayan bir terimdir. “Sınır” deyince çoğumuzun aklına hemen bu tanımlama geliyor. Ama bu tanım, siyaset, uluslararası yapılanma ve yönetsel çerçeveye oturan bir tanımdır.

Oysa “sınır” kavramı, bu dar tanımın çerçevesini aşmaktadır.

“Sınır Koymak Özgürleştirir” başlıklı yazısında[1] Gizem GÜLMEZ, şu sınır türlerine değiniyor:

• Fiziksel sınırlar
• Cinsel sınırlar
• Duygusal sınırlar
• Manevi sınırlar
• Ekonomik ve maddi sınırlar
• Zaman sınırları

Bunlara “siyasi”, “toplumsal”, “bilimsel” vb. sınır alanları da eklenebilir.

Öyle ki bazı uzmanlar “sınır sosyolojisi” konusunda çalışarak, konunun toplumsal boyutları üzerine önemli değerlendirmeler yapmaktadır.

"Sosyolojinin temel inceleme birimlerin biri olan sınırlar, toplumların, kültürlerin, kimliklerin, bireylerin ve grupların benzeşmesini ve farklılaşmasını belirten hatlardır. Sınırların, toplumların birbirleriyle karşılaştıkları, temas kurdukları, iç içe geçtikleri ve çatıştıkları bir saha olması, sosyolojinin sınırları kendisine konu edinmesindeki temel motivasyonu oluşturmaktadır. Sınırlarla toplum arasında sözü edilen karşılıklı ilişki ve etkileşimler, sınır sosyolojisinin temellerini anlamada önemli bir yer tutmaktadır."[2]

Buradaki önemli bir ölçüye dikkat çeken Lou MARINOFF[3], “Artık çevremizin sınırları oldukça geniştir, ancak bunun karşılığında topluluk anlayışı yitirilmekte ve insan gruplarını bir arada tutan sosyal destek ağı yıpranmaktadır.” derken, genişleyen sınırların yarattığı toplumsal çözülme tehlikesine dikkat çekmektedir.


Toplumsal kapsamı böyle tanımlanabilecek olan “sınır” olgusu aynı zamanda bireyseldir de…

Öyle bir olgudur ki “sınır”, Dostoyevski’nin “Suç ve Ceza”da dediği gibi, “Avdotya Romanovna, öyle bazı hakaretler vardır ki, en iyi niyetlerimize rağmen onları bir türlü unutamayız! Her şeyin bir sınırı vardır ki, bunun aşılması tehlikelidir. Çünkü bu sınır bir kez aşıldı mı artık bir daha geri dönülmez.

Aştığın zaman birçok şeyi darmadağın ettiğin, kırıp-döktüğün bir eşiktir, sınır…

O nedenle kendimiz bir an bu konu üzerine düşünsek,

• Yeteneklerin sınırı
• Sabrın sınırı
• Evrenin sınırı
• Hayallerin sınırı
• Gücün sınırı
• Sevginin sınırı

gibi birçok kullanımın gündelik yaşamımızda yer aldığını fark ederiz.

Konulmuş sınırlar…

Hatta bazen, “Sen sınırı aştın!” diye tehditler savururuz, parmağımızı karşımızdakinin gözüne sokarcasına…

Kim koymuştur o sınırı? Nasıl konulmuştur ya da çizilmiştir? Neden çizilmiştir? Ne zaman çizilmiştir? Bugün de geçerli midir? Kimler için geçerlidir? Aşarsan ne olur?
Herkesin zihin haritasında bazı sınırlar vardır, çizilmiştir, yerleşmiştir, çoktan. Birisi o sınırlardan birine yaklaşınca, zihinsel alarmlarımız çalmaya başlar. Geriliriz… Tedirgin oluruz… Terlemeye başlarız… Kalp atışımız hızlanır… Burun deliklerimiz genişler…

Örneğin, Hermann BROCH’un yazdığına göre, “Vergilius, hep tarlalarının sınırlarında gezinmiş, hep yaşamının sınır boylarında kalmıştı; huzur nedir bilmeyen bir insan; ölümden kaçan, ölümü arayan, yapıt vermek isteyen, yapıttan kaçan; bir aşık, ama yine de kaçan bir av, gerek iç dünyasının, gerekse dış dünyanın tutkuları arasında yolunu yitirmiş, kendi yaşamına yalnızca konuk olabilmiş biri.

İşte böyle… Bazı sınırlar ve sınırlandırmalar, insanı, kendi yaşamına yalnızca konuk yapar…

Yani bu sınır olayı gerçekten risklidir… Risk yüklüdür… Hatta tehlikelidir… Mayınlarla çevrilidir…

Saydığımız veya çoğaltacağımız sınırları aslında 2 gruba ayırabiliriz:

- Görünen sınırlar
- Görünmeyen sınırlar

Her ikisi de riskli ve tehlikeli olsa da “görünmeyen” sınırlar, değerleriyle, etik kodlarıyla, toplumsal ve kültürel yapıyla ilişkili olduklarından biraz daha özenli olmayı gerektirir.

Kuşkusuz görünmeyen sınırların bazıları bilimin gelişmişlik düzeyiyle, uygarlık tarihinin bilgi birikimleriyle de ilgilidir; uzayın, evrenin sınırları gibi…

Ama özellikle insanın değerleriyle ilgili alandaki sınırları görmek olanaklı olmadığından, kestirmek, düşlemek, anlamaya çalışmak her zaman kolay olmaz.
Tolstoy, Savaş ve Barış romanında, “Özgürlük ile bağımlılığın sınırlarını tanımlayabilmek çok zordur ve bu konu psikolojinin en temelli, biricik sorunudur, ama yine de, özgürlüğümüzün en son sınırı ile bağımsızlığımızın en son sınırında gerçekleştirilmiş birtakım olayları gözlemleyerek, şu sonuca varabiliriz: Eylemlerimiz başkalarının eylemlerinden soyutlandığı ve bağımsızlaştığı oranda çok özgürdür veya tam aksine, başkalarının eylemleriyle ilişkisi yoğunlaştığı oranda az özgürdür.” der…

Bu sınır bölgesinde dolaşmak hiç kolay olmasa gerektir. Gözle görünemeyen bir sınır boyunda…

“Sınır” konusunu konuşurken, bir de onun ortadan kalktığı bir “sınırsızlık” konusu çıkıverir karşımıza. Bu da tehlikelidir aslında. Herkesin sınırsız hakka ve yetkiye sahip olduğu bir ortam, tüm sınırların kalktığı bir toplum, yaşam çok ütopik olsa da, bazen kendisinde sınırsızlık hakkı görenler de çıkar ortaya. Büyük usta, Savaş ve Barış’ta buna da değinir: “Nice pırlanta yürekli adamlar vardır ki, sırf sınırsız yetkiye dayalı bu gelenek içinde yetişmiş olmaları yüzünden, zamanla, yaratılıştan gelen yumuşaklıklarını yitirip huysuz, sinirli, katı, acımasız biri kesilmiş ve bunu bildikleri halde kendilerini tutamamaları yüzünden mutsuzluk batağına gittikçe daha çok gömülmüşlerdir.” Ve bu tip insanlar, “Sınırsız yetki kullanmaya alıştığı için dehşet saçar çevresine…

Sınırları daraltmak kadar sınırları ortadan kaldırmak da insanı baştan çıkaran sonuçlar doğurabilmektedir.

İnsanın gelişmesinde de sınırlar çok önemlidir. Örneğin Ken ROBINSON[4],

"Akılcı gelenek insan psikolojisinde zekâ ile duygu arasında bir sınır çizmişti. Aynı sınır toplumda sanat ve bilim arasında da çizildi. Bu gelenek eğitimdeki yaratıcılık düşüncesini çarpıttı ve milyonlarca insanın gelişiminin dengesini bozdu. Sonuç olarak eşit derecede önemli başka beceriler görmezden gelindi ve toplumun sınırlarına itildi. Bu ihmal herkesi etkiler. Güçlü akademik becerileri olan çocuklar, başka alanlardaki yeteneklerini keşfetme olanağından yoksun kalırlar. Akademik becerileri yetersiz olanların, ortaya çıkarılıp geliştirilmemiş başka becerileri olabilir. Tüm öğrenciler gerçek ilgi ve beceri alanlarının neler olabileceğini hiç bilemeden eğitimlerini sürdürebilirler. Çok olumsuz etkilenebilirler, yenilgilerinden dolayı mutsuz olabilirler ve pek de akıllı olmadıkları sonucuna varabilirler. Bu eğitim mağluplarının bir kısmı yetişkin olduklarında hayatta çok büyük başarılar elde edebilir. Acaba kaç tanesi başarısız olur?"

derken, eğitim süreçlerinde sınırların önemine dikkat çekmektedir.

Ama siyaset sınırlarındaki tehlike o kadar büyük ve çatışma o kadar keskin ki… Bu yazının yazıldığı dönemde ülkemizde %50-%50 sınırında öyle olaylar yaşanıyor ki, İstanbul gibi bir megapolün belediye başkanının diploması iptal ediliyor, ardından gözaltına alınıyor, gizli tanık suçlamalarıyla sorguya çekiliyor… Daha acımasız bir çatışma var o sınırda… Tek başına yazılması gereken bir konu…

Birkaç boyutuna değindiğim “sınır” olgusu, üzerinde çok yönlü düşünmeyi hak ediyor.

Bu yazıyı keyifle ve zevkle bu çizgide sürdürebilirim… Sürdürmek de isterim…
Ama bu yazıyı yazmaktaki amacım bu değil…

Geleyim konuya…

“Görünen” ya da “Çizilen” sınırlar içinde en bilinenleri, “ülke sınırları” ve “parsel sınırları”

İnsanoğlu, yerleşik topluma geçtiği yaklaşık 12.000 yıldan bu yana bu iki sınıra da önem vermiş.

Önce kuşkusuz ülke sınırlarına… Savaşlar o sınırları aşmak üzerine planlanmış. Gerçi günümüzde en son insansız hava araçlarıyla, sınırlar şeklen dursa da ülke savaştan beter ediliyor ya…

Benim üzerinde duracağım, parsel sınırları

Bu yazıyı yazmama neden olan haber 26.02.2025 günlü…

Şanlıurfa'da Arazi Kavgası Kanlı Bitti: Ölüler ve Yaralılar Var!

Haliliye ilçesinde, komşular arasında arazi anlaşmazlığı nedeniyle çıkan silahlı kavgada bir kadın ile eşi hayatını kaybetti, 2 kişi de yaralandı.”[5]

Bu haber, bu konuda okuduğum son haber… Arşivimde benzer o kadar çok haber var ki… Ne yazık ki…

Yıl 2025… 21. Yüzyılın ilk çeyreğini tükettiğimiz bir yıl…

Ve biz, Mısırlıların 3.800 yıl önce çözdükleri bir sorunu bugün bile tam anlamıyla çözememişiz.

HERODOT, İ.Ö. 460’da şöyle yazıyordu (Herodotos II,109):

Kral Sesostris, arazinin Mısırlılar arasında öyle bölünmesini istemişti ki, herkese aynı büyüklükte bir dikdörtgen verilsin, bundan gelirini sağlasın, ödemesi gereken vergiden de yükümlü olsun... Fakat nehir (Nil) kimin arazisinden bir parça alıp götürürse, ona gelmek ve olayı bildirmek zorundaydı. Bunun üzerine kral ölçüyü yapacak olanı gönderiyordu. Ölçücü arazinin ne kadar küçüldüğünü belirliyor, malik de böylece arazisinin kalan parçası üzerinden vergisini ödüyordu.

Herodot, geometrinin buradan köklenmiş olduğunu düşünüyordu...

Herodot’un söz ettiği Firavun Sesostris, İÖ 1839-1813 yılları arasında hükümdarlık yapmıştı. Bu süre boyunca, Mısır’ın siyasi ve ekonomik gücünü yeniden canlandırmıştır.[6]

Eski tarihçiler, “Mısır, Nil demektir” derlerdi. Gerçekten de Nil olmasaydı Mısır uygarlığının gelişmesine ve uzun zaman ayakta kalmasına hemen hemen olanak olmazdı. Nil’in yarattığı eski Mısır uygarlığında yöneticiler büyük masraflar yapmaktaydılar ve masraflar özellikle tarımla uğraşanlardan alınmaktaydı. Ancak her yıl kıştan bahara geçerken Nil Nehri’nin taşmasıyla arpa tarlalarının sular altında kalması ve sular çekildikten sonra tarla sınırlarının yeniden tespitinde zorlukların ortaya çıkması, sınırların, tıpkı bugün olduğu gibi, ölçülüp işaretlenmesine yol açmıştır.[7] Bunu başarmak için, tarlaların ölçülebilir geometrik şekillere (kare, dikdörtgen, üçgen, yamuk) bölünmeleri ve kenarlarının ölçülmesi gerekiyordu. Ölçmede, belli aralıklarla düğüm atılmış halatlar kullanıyorlardı.

Sesostris’in günümüzden 3.800 yıl önce attığı temel buydu. Geometrinin bilimsel olarak kullanılmasının temelini burada aramak gerekiyordu.[8]

Ve ülkemizde 1925 yılından bu yana uygulanan kadastronun özü olan “hukuki kadastro”nun, bir diğer deyişle “sınır kadastrosu”nun temelinin eski Mısır’da atılmış olduğu söylenebilirdi.

“Geometri”, yani “yer ölçümü”, eski Mısır’da ve Mezopotamya’da yerölçümüne ilişkin pratik sorunların çözümüne dayalı olarak ortaya çıkmış bir pratik beceriler bütünüyken, İ.Ö. 1. yüzyılda Eski Yunanlılarca sistemli bir bilime dönüştürülmüştür.”

Taa o yıllardan başlayarak “tarla” sınırları önemliydi… “Parsel” sınırları önemliydi… “Arsa” sınırları önemli oldu.

Bu nedenle antik dönemin ünlü düşünürü Platon, günümüzden 2.400 yıl önce şöyle yazıyordu:

Bizim ilk yasağımız, kendi arazisini komşusununkinden ayıran sınır taşına kimsenin dokunmamasıdır. Çünkü bu taş, yerinden oynamamalıdır... Hareketsiz kalmalıdır... Kim ki küçük taşın yerini değiştirmeye kalkar, dostluğu düşmanlıktan ayırır... Onu yeniden yerine koymaya söz verilmiştir.

Yani sözün özü, insanlık, bildiğimiz kadarıyla, 3.800 yıl önce bu soruna çözüm bulmak için adımlar atmaya başladı. 3.800 yıl önce...

Beni üzen buydu…

Bu yazıyı yazmaya yönelten duygu hüzündü…

Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü verilerine göre, Türkiye’de kadastrosu yapılacak alanların %99,5’nun kadastrosu bitirilmiş.

Ama sorunlar çözülememiş.

Halen sınır anlaşmazlıkları yüzünden insanlar birbirine giriyor.

Ölümcül olaylar yaşanıyor.

Lütfen bir karışınızı açın ve bakın!

Lütfen!

Karışınızı açın ve bakın!

20 cm, 20 cm…

Bunun için insanlar ölüyor…

Neden bir Avrupa ülkesinde böyle haberlerle hiç karşılaşmıyoruz?

Ve biz bugün bile sınır anlaşmazlıkları yüzünden insanlarımızı yitirmeyi önleyemiyoruz?

Neden kalıcı bir sınır güvenliği sağlayamadık?

Hangi alanda güvenlik var ki, sınırlarda olsun!” diyen okurların sesini duyar gibiyim…

Siz de haklısınız…

[1] Gizem GÜLMEZ, Sınır Koymak Özgürleştirir, https://www.gizemgulmez.com/sinirlar/, 28 Ağustos 2023
[2] Kerem ÖZBEY, Sosyolojik Teorilerde Sınırlar: Sınır Sosyolojisinin İmkânı ve İnşası, Nosyon: Uluslararası Toplum ve Kültür Çalışmaları Dergisi - Nosyon: International Journal of Society and Culture Studies, 2023, Sayfa: 1-18
[3] Lou MARINOFF, Prozac’ı Bırak Platon’a Bak, Profil Yayıncılık, 2. Baskı, Eylül 2015
[4] Ken ROBINSON, Yaratıcılık-Aklın Sınırlarını Aşmak, Kitap Yayınevi, 2. Basım, Ocak 2008, İstanbul
[5] https://www.cumhuriyet.com.tr/turkiye/sanliurfada-arazi-kavgasi-kanli-bitti-oluler-ve-yaralilar-var-2303983
[6] https://gencgelisim.com/misir-firavunlari-orta-krallik-donemi-mo-2181-1782/14066-firavun-sesostris-i-mo-1839-1813.html;
[7] Macit ERBUDAK, Harita ve Kadastro Mühendisliğinin Değişik Mühendislik Kollarıyla İlişkisi, Harita ve Kadastro Mühendisliği, Yıl 3, Mayıs 1967, Sayı 7
[8] KADEN, Vermessungsbüro Kaden, Überblick über die Entwicklung des Vermessungswesens, www. Vermessungkaden.de/deutsch/ historie.htm

(Yayınlanma Tarihi: 19.03.2025)