SİYASETİN 3 YÜZÜProf. Dr. Erol KÖKTÜRK(Harita Y. Mühendisi)
Siyaset, yaşamımızın bir parçası. Hatta her anına girmiş durumda…
Doğrudan siyaset yapmasak da siyasetle yakın ilişki içinde yaşıyoruz…
Çünkü “Siyasetle ilgilenmediğini” söyleyenlerin de yaşamıyla ilgili birçok karar bu kurum tarafından veriliyor.
Ben yaşamımın bir döneminde siyasetle uğraştım. “Uğraştım” derken, parti üyesi oldum. “Edilgenliği” sevmediğimden, “etkin” bir üye olmak için çaba da harcadım. Elimden geleni yaptığımı da düşünüyorum…
Hatta ilçe başkanlığı yaptım. Ama “
atama” yoluyla görevlendirildim… Ben, siyasette, bu atama dışında, seçilerek bir organda yer almayı beceremedim. İlçe kongre delegesi bile olamadım. Bazı aday adaylıklarım da oldu. Ama orada da “
aday olmayı” beceremedim. Evet, beceremedim!
Çünkü ülkemizde reel siyasetin bazı gerçekleri var. O gerçekler karşısında seçilememiş ya da tercih edilmemiş olmak anormal bir durum değil. Reel siyasetin o gerçeklerini benimsemeyenler için sonuç son derece olağan.
Benim için de olağan oldu. Tersi sürpriz olurdu.
Yani genellenerek söylenebilir ki, “benim gibi” tipler, “Görevlendirmelerde” akla gelir. Ben “seçilme” süreçlerinde de sevildiğimi düşünüyorum. Ama seçilecek oyu almayı ya da tercihi sağlayacak desteğe ulaşmayı hiçbir zaman sağlayamadım. Sayın Erdal İNÖNÜ’ye başarılı olunamayan bir seçim sonrası gazeteci soruyor: “
Kamuoyu araştırmalarına göre daha yüksek bir oy almanız bekleniyordu. Neden bu oyu alamadınız?” Erdal İNÖNÜ de o çelebi gülümsemesiyle yanıtlıyor: “
Kamuoyunun “kamu”su var, ama “oyu” yok!” Benim durumum da buna çok uyuyordu doğrusu…
*****
Amacım bir polemik yaratmak olmadığı için özellikle belirtmeliyim ki, siyasette hak ederek bir organa seçilen ve adaylık konusunda nitelikleri ve birikimleri nedeniyle hak ettiği için tercih edilenleri bu tartışmaların dışında tutuyorum.
*****
Genel olarak yaşamda, özel olarak siyasette örnek aldığım yaklaşım biçimi şu oldu:
Gazeteci Willy BRANDT’a soruyor: “Mezar taşınıza ne yazılmasını isterdiniz?”
Hiç düşünmeden yanıtlıyor büyük siyasetçi:
“Elimden geleni yaptım!”
Yaşamın her alanında, her durumda ve koşulda “elinden geleni yapmak” çok önemli…
Bu, benim yaşam ölçülerimden birine dönüştü…
*****
Kuşkusuz siyaset yaşamımızın ayrılmaz bir parçası. Parti üyesi olsak da olmasak da, bir yere aday olsak da olmasak da, sabah uyanır uyanmaz siyasetin içinde buluyoruz kendimizi.
Sorumlu bir yurttaş olmak, zaten siyasete ilgi göstermeyi, a-politik olmamayı gerektiriyor.
Ama parti üyesi olduktan sonra, bir partide faaliyet göstermeye başlayınca, bir anlamda, kendi hareket alanınızı daraltıyorsunuz; partinin programıyla, partinin tüzüğüyle…
2016 yılından bu yana bu sınırlarım kalktı…
Fakat üye olduğum zaman da şimdilerde sade bir yurttaş olarak da gözlemim o ki,
siyasetin yüzleri var…
Benim çıkarsadığım, düzen partilerinde
siyasetin 3 yüzünün olduğudur…
Düzeni kökten değiştirme iddiasında olmayan siyasetlerin,
1. “
Görünen” yüzü var…
2. “
Görünmeyen” yüzü var…
3. “
Hiç görünmeyen” yüzü var…
*****
Önce “
görünen” yüzle başlayayım. Görünen yüz, seçilmişlerin, her düzeydeki yöneticilerin fiziksel görünümlerinde ve açıklamalarında kendini gösteriyor.
Bu yüzün ne kadarının “
gerçek (sahici)” ne kadarının “
rol” olduğunu kestiremiyorum. Ama “
rol” kısmının daha baskın olduğunu düşünüyorum.
“
Kamuoyuna neyi, nasıl dersek, desteğimiz, oyumuz artar?” yüzü burası…
Açık ve net…
“
Reel siyaset”, oy almak için yapılıyor. Oylarını çoğaltmak için yapılıyor. O zaman antipatik, sevimsiz, itici olamazsınız. Koşullar, süreçler, siyasetçileri böyle olmaya ve davranmaya zorluyor.
Öyle olunca da görünen yüzün yansımalarının çoğunun “
sahte” olduğu sonucuna varıyorum.
Kuşkusuz siyasetçilerde “
samimiyet” görmek, onlara güveni artırıyor… Davranışlarında “
doğallık” duyumsaması, siyasetçiyi insanlara yaklaştırıyor.
Görünen yüz, sahiciliğin kendisine daha az yer bulabildiği bir yüz, bence.
*****
Siyasetin “
görünmeyen” yüzü, parti organlarının bilinen toplantılarında somutlanıyor. MYK toplantıları, parti meclisi toplantıları vb. Bazı toplantılar kamuoyuna kapalı yapılıyor. Sonra da parti sözcüsü içeride görüşülenlerin özetini kamuoyuna açıklıyor. Kendilerine en önemli olanları. Hepsini asla değil. Örneğin kendi içlerinde uzlaşamadıkları konular varsa değinilmiyor. Parti adına yapılan resmî bir açıklama.
Biz de bunları basından izliyoruz, okuyoruz, dinliyoruz…
İçeride konuşulanları ne kadar yansıtıyor bu açıklamalar? Kapalı kapılar ardında yapılan görüşmelerin, tartışmaların, değerlendirmelerin ne kadarı bu açıklamada kendisine yer bulabiliyor?
İsmet İNÖNÜ bu kapalı toplantılarda konuşulanların bir bölümünün toplantıdan hemen sonra kamuoyuna sızdırılacağını bildiğinden, “
Arkadaşlar! Lütfen bu toplantıda konuşulanlar, burada kasın!” diye açarmış bazı toplantıları…
Resmî açıklamalarda genellikle ülkenin güncel koşullarına yönelik kısımlar açıklanıyor, o kadar.
Bu nedenle, bence bu resmî açıklamalar
siyasetin görünmeyen yüzünü görmemizi sağlamıyor.Bundan dolayı bunlar da bana "
sahici" gelmiyor.
*****
Ama bu noktada belirtmeliyim ki, siyaseti, asıl bu iki yüz yönetmiyor. Kuşkusuz, "bence"...
*****
Çünkü, yine bence, siyaseti asıl, “
hiç görünmeyen” yüz yönetiyor.
Belki de bu yüze “
siyasetin karanlık yüzü” demek daha doğru.
Orada alınan kararlar kamuoyuna dayatılıyor.
Ülkede “Takım tutar gibi parti tutma” baskınsa, seçmen bu dayatmayı sorgulamadan sandığa gidiyor ve oyunu veriyor. Birçoğu da bir süre sonra “elim kırılsaydı da vermeseydim” söyleminin sözcüleri oluyor…
Siyasetin “hiç görünmeyen” yüzünde, “Kimin kiminle konuştuğu?”, “Nerede görüştüğü?”, “Hangi aracılar üzerinden görüştüğü?”, “Ne konuştuğu?”, “Hangi araçlar üzerinden konuştuğu?”, “Kimin çıkarlarına yönelik konuştuğu?” görülmüyor ve kolay kolay bilinemiyor…
O ortamları kamuoyu, “kestirimler” üzerinden konuşuyor.
Herkes kendi decoder’ının kapasitesine göre, o liderin ya da o toplantıda yer aldığını düşündüklerinin davranışlarından, kapalı açıklamalarından, karanlık odanın kodlarını deşifre etmeye, bir şeyleri kestirmeye çalışıyor.
Bu yüz bazen, bazen değil aslında, bence çoğunlukla uluslarüstü güçlerin devreye girdiği,
kapalı ve karanlık bir yüz…
Hatta birçok partinin kapalı yüzüne aynı uluslararası güçlerin temsilcilerinin katılmış olabileceğini çıkarsayacak noktalara gelinebiliyor…
Siyasetten ülkesi, yurttaşları ve kendisi için beklentisi olanların asla erişemeyecekleri bir yüz burası…
Somutlamak için söylersem, sayın Ekmelettin İHSANOĞLU’nun 30 Haziran 2014 günü Cumhurbaşkanı adayı olarak açıklanmasında, partisinin hiçbir organına danışmadan, tek başına hareket eden sayın Kemal KILIÇDAROĞLU’nun bu kararı, tipik bir “hiç görünmeyen” yüzde alınan bir karar örneği… Sayın Kılıçdaroğlu bu kararı kimlerle aldığını hiçbir zaman açıklamadı…
6’lı masayı terk eden Meral AKŞENER’in kararı da bu hiç görünmeyen yüzle ilgili…
Yine 22 Ekim 2024’te sayın Devlet BAHÇELİ’nin Abdullah ÖCALAN ile açıklamaları da böyle bir örnek…
Sayın Kemal KILIÇDAROĞLU’nun genel başkanlığı yitirmesinden sonraki tavrı da bu yüze bir örnek…
Örnekler çoğaltılabilir…
“Oligarşik” yapılı olan veya “lider” partilerinde, siyasetin bu yüzünün baskın olduğunu belirtmekle yetineyim. Çünkü bu yüz, partinin oligarşisinin veya liderliğinin beslendiği yüzdür de…
Öte yandan, kamuoyuna dayatılan kararların alındığı odada kimlerin olduğunu sıradan vatandaşların öğrenme olanağı yok.
Hiç görünmeyen yüzün kapısından içeri giremeyenlerin, hatta partisinin üst kademelerinde görev yapan siyasetçilerin çoğunun da o odada kimlerin olduğunu ve ne konuşulduğunu bilme olanağı yok…
“Parti disiplini” denilerek, bunun sorgulanması yolları da kapatılıyor.
Günışığı girmeyen odalarda alınan kararlar, parti politikasıymış gibi dayatıldığında, vatandaşların önemli bir bölümünde siyasete olan güvenin sarsılmasına da neden olunmaktadır.
Hiç görünmeyen alanı biraz aydınlatacak olan araçlar,
Katılımcılık… Saydamlık… Demokrasi… Siyasi etik… Açıklık…Bu araçlar da bizde işlemiyor. En azından iyi işlemiyor…
Bu nedenle seçmenlerin çoğu, vaat edilenlerden çok, alışkanlıklarına, sadakatine, mahalle baskısına göre oyunu veriyor. Siyasetçiler de bunu bildiğinden, bu alana oynuyor…
*****
2.700 yıllık demokrasi yolculuğunda 3 eşikten söz edilir:
• Doğrudan demokrasi• Temsili demokrasi• Katılımcı demokrasiAma demokrasi yolculuğunda, “katılımcı demokrasi” aşaması gerçek anlamda yaşanamadan, yine “doğrudan demokrasi” aşamasına geçileceği değerlendirmelerini yapanlar da var. Fakat bu doğrudan demokrasi, ilkini yineleyen değil, sarmal biçimde gelişerek ilerlemiş bir demokrasi olacak, ileri sürülen savlara göre. Bunun altyapısını da “bilişim teknolojileri” oluşturacak… Yani günümüzün sosyal medya araçları, karar süreçlerine milyonları katma olanağını sunuyor aslında… İyi kullanılırlarsa… Siyasetçiler kendi egolarını aşarak, bunu gerçekten isterlerse…
Bazı kesimler, kendi grupları arasında bu süreçleri işletiyor aslında…
O nedenle erki ve bu teknolojilerin kontrolünü elinde tutanlar, bazı gündemlerin içinde, kapatarak, kısarak, bant daraltarak bu iletişimi zayıflatmanın, geciktirmenin yollarını arıyorlar.
*****
Atina Kent Devleti’nde (poliste) günümüzden
2.700 yıl önce “doğrudan demokrasi” vardı.Mükemmel miydi?
Tabii ki, Hayır!
Her oluşum gibi, iyi yanlarının yanı sıra yetersiz, kötü ve eksik yanları vardı.
Günümüzdeki anlamda katılmanın ilk örneklerini, Eski Yunan’ın en gelişkin yönetim örnekçesini oluşturan Atina’da görüyoruz.
Seçme hakkına yalnıza Atina vatandaşları sahipti… Yani kölelerin herhangi bir hakkı yoktu.
Gelişmenin ilk adımı, kralların yerine, seçimleri her yıl yenilenen ve özellikle yargı gücünü elinde bulunduran “Arkhon”ların seçilmesi... İÖ 7. yüzyılda bunların sayısı dokuza çıkıyor. İÖ 594’te Arkhon seçilen Solon, Atina demokrasisinin temellerini atıyor. Yeni düzenin en önemli iki kurumu, tüm yurttaşların katıldığı halk meclisi, Ekklesia; ve tüm yurttaşların ad çekmesine katıldıkları halk mahkemeleri, Heliaia... Her Attika kabilesinin 100 üye verdiği Dörtyüzler Meclisi, Ekklesia’nın gündemini hazırlıyor. Daha sonra kabile örgütlenmesinden mahalle örgütlenmesine geçilince, her mahalleden 50 kişinin üye olduğu ve başkanının her gün değiştiği Beşyüzler Meclisi oluşturuluyor. Bu meclis, tam demokratik bir meclis... Arkhonlar bu meclisin önünde hesap veriyor...
Beşyüzler Meclisi, her oturumda başkanını yeniden seçiyor… Aynı kişinin her gün toplantıyı yönetmesinin yaratacağı tehlikeyi 2.700 yıl öne gören bir demokrasi… Diktatörleşmenin önüne geçmek için her gün değiştiriyor oturum başkanını…
*****
- Diktatörleşmemek…
- Kendi oligarşisini yaratmamak…
- Herşeyleşmemek…
- Açık olmak…
- Saydam olmak…
- Siyaseti gerçekten toplum için yapmak…
- Makamını, konumunu yitirmekten korkmamak…
- Ele geçirmeye değil elinden geleni yapmaya çalışmak…
- Sahip olmaya değil yararlı olmaya çalışmak…
- Günışığında faaliyet göstermek…
- Kapalı odaların duvarlarını camdan yapmak…
*****
Neyse…
*****
Bir Karadeniz öyküsüyle bitireyim.
Sevgili Pertev anlatmıştı bana, bizlere veda etmeden önce… Rizeliydi ne de olsa…
Karadeniz, biliniyor, topografik olarak sert bir coğrafya…
Çoğu yanlış enerji ve HES politikaları yüzünden kurutulan derelerin, dik dağlar arasından akarken debilerinin düştüğü yerlerdeki arazilere “düz” denirmiş…
Verimli arazilermiş…
Doğal olarak bu düzlerin de sahiplerinin de sayısı azmış…
Bu düzlerdeki arazilerden birisine sahip olan Karadenizli bir vatandaş, akşamları köy kahvesine geldiğinde, burnu bir karış havada, dünyaları o yaratmış edasıyla otururmuş.
Günlerden bir gün, Karadeniz’in ünlü yağmurlarından biri yağmış. Dereler taşmış.
O vatandaşın arazisinin yanından geçen dere de adamın “düzünü” almış götürmüş.
Karadenizli, o akşam köy kahvesine girdiğinde, sandalyesinde kös kös oturuyor, çayını yudumluyormuş.
Yan tarafta kâğıt oynayan köylülerden biri dönüp ona laf atmış:
“Dere aldi düziniSen de oldin ben gibi”Sonra masaya dönüp oyununu sürdürmüş.
*****
Siyasetçi, başbakan, parti başkanı, genel müdür, belediye başkanı, emniyet amiri, rektör, dekan, şef, spiker, aktör…
Elinde bir yetki tutan her kimse…
Bir gün
“ben gibi” olacaklarını düşünerek işlerini yaparlarsa, ülkemize, topluma daha fazla yararlı olurlar… Yetki ellerinden gittikten sonra da o toplumun, topluluğun bir bireyi olmayı keyifle sürdürebilirler…
Bir gün
“ben gibi” olacaklarını içine sindiren siyasetçiler, siyaset kurumunu geliştirebilirler…
Siyaseti karanlık odalardan kurtarabilirler…
Siyaseti günışığına çıkardığımızda, demokrasimiz de köklenir…
Toplumsal tabanı genişler…
Küçük fiskelerle devrilip gitmez…
Tüm okurlara huzurlu ve mutlu, adaleti duyumsadığımız, demokratik bir hukuk devletine olan inancımızın onarıldığı bir yeni yıl dilerim…